Sunday, 7 December 2014
Friday, 26 September 2014
Good to be back
Sonbahar geldi. Ben de geldim. Mekan aynı, zaman ayrı. Beden aynı zihin ayrı. Allah'tan bereket istiyorum. Ef'alime, ahvalime, vaktime, bereket. O'ndan O'nun benden istediğini isteme isteği istiyorum. Zamanın düz bir çizgi halinde akmadığını bana öğretme lütfunda bulundu. Benim gözüm kördü. Ne kadar görürsen o kadar körsün. Görme gözünü kapatma ile başlıyor. O'na hamdediyorum.
HasbinAllah ve ni'mel Vekil. Ni'mel Mevla ve ni'men Nasir.
Tuesday, 12 August 2014
Thursday, 31 July 2014
Wednesday, 9 July 2014
Tuesday, 8 July 2014
Wednesday, 2 July 2014
I am Gods lonely man
Chelsea'de şimdi adını hatırlayamadığım bir galeride şimdi adını hatırlayamadığım Çek bir sanatçının tablosu böyle pat diye karşıma çıkınca uzunca bir müddet durakalmıştım. New York'ta akşam üzeriydi ve karnım deli gibi açtı. Chelsea'de artık galeriler bir bir kapanmaya başlamış, 23. Cadde civarında in cin top oynuyordu. Hudson nehri civarından gelen ayaz yüzümü kanatırcasına kesiyordu. Yapayalnızdım. Amcam Türkiye'ye dönmüştü, ben iki haftadır divane bir şekilde her gün bir başıma şehrin ücra köşelerini turluyor, akşamları kendime çin yemekleri yapıyor ve iyice uykum gelene kadar New York'la alakalı filmler izliyordum. Hatırladığım zaman bile yüzümü buruşturduğum, neden olduğunu hala kestiremediğim o sabit baş ağrısı devam ediyordu. New York'la alakalı filmlerin kuşkusuz en iyisi Taxi Driver'da geceleri uyuyamayan Travis böyle söylüyordu "I am Gods lonely man".
Tabloyu galeride gördüğümde vakit epey geçti. İnsanları ignore etmek konusunda uzmanlaşmış galeri çalışanları yan odada birtakım paperwork ile uğraşıyorlardı. Kırklı yaşlarının başında, zayıf, kakülleri olan kahverengi saçlı bir kadın bazı kağıtları birbirine zımbalıyordu. Hala tablonun etkisindeydim, bir şeyler geveledim, anlamadı. Bana boş gözlerle baktı. Onun gözlerinde oturduğu apartman dairesini bile gördüm. Burada bir drama vardı, ve hayatın ortasında alabildiğine gerçekti. Okuduğu okul. Patron. Gittiği Deli. Oradaki hintli kız. Sabah kahvesini içmeden önceki berbat hisleri. İlgisiz anne babası. Macy's de geçirdiği saatler. Hepsini görebiliyordum. Sanatçının ismini sordum dedim. Alelacele bana bir A4 kağıt uzattı. Üzerinde hem sanatçıyla hem galeriyle alakalı bilgiler vardı. Teşekkür edip katlayıp cebime koydum.
Dışarı çıktığımda hava tamamen kararmıştı. Hells Kitchen civarına gelip giden kamyonların sesleri duyuluyordu. Chelsea'de yiyecek bir şey bulmak, hele ki bu saatte imkansızdı. Üstümde 70 model, yaşlı bir hava kuvvetleri veteranının garaj satışından alınmış uçuş ceketi vardı, bu ayaza karşı tek savunmam. Yakalarını kaldırdım, ellerimi cebime soktum, bir metro istasyonu bulabilirsem kendimi bir şekilde 42. Cadde civarına atabilirim diye düşündüm. Orada birkaç ufak vegan restoranı olduğunu biliyordum. Karnım adeta sırtıma yapışmıştı. Şöyle tahinli kocaman bir felafel götürme hayaliyle A trenine doğru yola koyuldum.
Monday, 12 May 2014
Sinema
Yaklaşık üç aydır sinemaya gitmiyordum. En son sinemaya gittiğimde mevsim kış, hava soğuk, sokaklar karanlıktı, ben de cebimde üç beş dolar ile Houston caddesinin güneyinde avare avare dolaşıyor idim. SoHo'nun dev bir alışveriş merkezini andıran sentetik havasından bir an önce sıyrılıp ellerim cebimde yüzüme vuran ayaza gözlerimi kısarak direnmeye çalışıyor, bir yandan Lower Manhattan'ın buzu bir türlü kalkmayan kaldırımlarında dengede kalmaya çalışıyor, bir yandan yalnızlığın ve baş ağrısının baş şehri olan bu yerde yeni bıraktığım sigaraya tekrar başlamamak için kendimle canhıraş bir mücadele veriyordum. Benim seyahatlerim genelde böyle olur. Turistik seyahat yapmayı sevmem. Turistleri gevşek bulurum, hiç hazzetmem. Zaten her şeyi çözmüş adam turist olur. Benim yolculuklarım şahsi mücadelelerle, kavgalarla, coşkunluklarla, büyük hayallerle, kararlarla, arayışlar, hüsranlar, toparlamalar, toplamalarla geçer. Bir yerde az vakit geçirip çok şey görme arzusu bana yabancıdır. Taksiye binmeyi, müzelere topluca bilet almayı, kağıt helva yemeyi filan sevmem. Çok fotoğraf çektirmeyi, hele hele video çekmeyi, turist attraction'ları reddederim. Benim yerim sokaklar, evler, şehirliler, yol üstü durakları, ikinci sınıf diner'lar, aşırı lüks alışveriş mekanları, bakkallar, parklar, istasyon köşeleri, azınlıklar, zenciler, müslümanlar, üniversiteler, yurtlar, konferanslar, happy hour'lar, öğrenci merkezleridir. Böyle böyle NYU'nun kampüsünün hemen güneyinde bağımsız filmler göstermek için kurulmuş kar amacı gütmeyen bir sinema salonuna gittim, İranlı bir yönetmenin filmine girdim, adam ayrılıklardan bahsetti, salonda üç beş kişi vardı sıkıldım sıkılmasına ama durdum sonuna kadar. Ayrılmalar devam ediyor, bitmiyor, insanlar ağlamayı bırakmıyorlar, o yabani his geldi oturdu içime. Çıktım, sokakta neredeyse kimse yoktu, en yakın metro durağının nerede olduğunu kabaca kestirip o istikamete yürümeye başladım. Dünyanın en büyük şehrindeyim, gece saat dokuzu yeni geçmiş ve sokakta bir Allah'ın kulu yoktu. Dükkanlar kapanmış, bir tane kahvehane açıktı, toplamda on metrekarelik bir yer iki tane gariban öğrenci duruyordu içeride. Bir espresso makinesi almışlar, güney amerika'dan kahve çekirdeği ithal etmişler, bir öğütücü bir de filtre kahve makinası koymuş, muhtemelen Queens'de üretim yapan bir pastahaneden birkaç hamur işi getirmişler. Coffee houses of New York. Kahve iyiydi Allah var, taze öğüttükleri için sanırım; her zamanki filtre kahve chocolate-chip cookie ritüelimi gerçekleştiriyordum. Canım fena halde sigara çekiyordu, ama ben canımın her istediğini yapan bir adam değilim Allah'a şükür. Biraz ısındıktan, biraz yan masadaki NYU öğrencilerinin yazdıkları kodları göz ucuyla inceledikten sonra Q trenine doğru yola koyuldum. Q treni o bildik kokusu, gürültüsü, ritmik sesiyle geldi, yorgun Brooklynlileri küçük, eski ve iyi ısınamayan evlerine götürdü. Ben yine daldım, sinemayı niye sevdiğimi ve yine niye sevmediğimi düşündüm, başım ağrıyordu, sonra bundan tamamen alakasız bir şekilde birkaç gün sonra uzunca bir müddet sinemaya gitmemeye karar verdim.
Saturday, 11 January 2014
Gentrified Brooklyn
Kuzey Brooklyn artık böyle tiplerin fink attığı bir yer.
Zamanın ağır işçilerinin kaldığı, Manhattan'a ulaşmak için ömürlerini harcayan göçmenlerin yaşadığı Brooklyn artık dar paça pantul, slim fit flannel, corduroy vest giyen, kafada ironic şapkayla gezen kıllı tiplemelerin organik tarımla, rooftop garden'larla, ince teker vitessiz bisikletle nakliyatçıların delik deşik ettiği Brooklyn sokaklarında dolaşırken vakit öldürdüğü bir yer olmuş. Klasik anlamda amerikan hayat tarzının sonu diyebiliriz. Babyboomer'ların tırnaklarıyla şekillendirdiği hardcore amerika Manhattan'da sarılan dürüme burun kıvıran locavore'ların bağa çerçeve gözlüklerinden ne kadar sıkıcı görünüyorsa artık yirmili yaşlarda olup da işsizlikten kafayı tırlatmış herkes sanatçı olmuş, writers block yaşıyor. Amerikalıların sanat üretemediğini söylerler, hakikaten Chelsea'de galeri gezmeye çıktığınızda bunu bizzat farkedersiniz. Yirmili yaşlardaki bunalımlı tipler bunu değiştirebilir mi? Williamsburg bebeleri sıkıntıdan patlarken doğru dürüst bir sanat akımı oluşturabilecekler mi göreceğiz.
Saturday, 4 January 2014
If We Must Die
Harlem rönesansını okurken karşıma çıkan taş gibi bir şiir. Claude McKay tarafından yazılmış. Kayıt düşülsün diye buraya alıntılıyorum.
If We Must Die
If we must die—let it not be like hogs
Hunted and penned in an inglorious spot,
While round us bark the mad and hungry dogs,
Making their mock at our accursed lot.
If we must die—oh, let us nobly die,
So that our precious blood may not be shed
In vain; then even the monsters we defy
Shall be constrained to honor us though dead!
Oh, Kinsmen! We must meet the common foe;
Though far outnumbered, let us show us brave,
And for their thousand blows deal one deathblow!
What though before us lies the open grave?
Like men we'll face the murderous, cowardly pack,
Pressed to the wall, dying, but fighting back!
If We Must Die
If we must die—let it not be like hogs
Hunted and penned in an inglorious spot,
While round us bark the mad and hungry dogs,
Making their mock at our accursed lot.
If we must die—oh, let us nobly die,
So that our precious blood may not be shed
In vain; then even the monsters we defy
Shall be constrained to honor us though dead!
Oh, Kinsmen! We must meet the common foe;
Though far outnumbered, let us show us brave,
And for their thousand blows deal one deathblow!
What though before us lies the open grave?
Like men we'll face the murderous, cowardly pack,
Pressed to the wall, dying, but fighting back!
Subscribe to:
Posts (Atom)





