Monday, 12 May 2014

Sinema

Yaklaşık üç aydır sinemaya gitmiyordum. En son sinemaya gittiğimde mevsim kış, hava soğuk, sokaklar karanlıktı, ben de cebimde üç beş dolar ile Houston caddesinin güneyinde avare avare dolaşıyor idim. SoHo'nun dev bir alışveriş merkezini andıran sentetik havasından bir an önce sıyrılıp ellerim cebimde yüzüme vuran ayaza gözlerimi kısarak direnmeye çalışıyor, bir yandan Lower Manhattan'ın buzu bir türlü kalkmayan kaldırımlarında dengede kalmaya çalışıyor, bir yandan yalnızlığın ve baş ağrısının baş şehri olan bu yerde yeni bıraktığım sigaraya tekrar başlamamak için kendimle canhıraş bir mücadele veriyordum. Benim seyahatlerim genelde böyle olur. Turistik seyahat yapmayı sevmem. Turistleri gevşek bulurum, hiç hazzetmem. Zaten her şeyi çözmüş adam turist olur. Benim yolculuklarım şahsi mücadelelerle, kavgalarla, coşkunluklarla, büyük hayallerle, kararlarla, arayışlar, hüsranlar, toparlamalar, toplamalarla geçer. Bir yerde az vakit geçirip çok şey görme arzusu bana yabancıdır. Taksiye binmeyi, müzelere topluca bilet almayı, kağıt helva yemeyi filan sevmem. Çok fotoğraf çektirmeyi, hele hele video çekmeyi, turist attraction'ları reddederim. Benim yerim sokaklar, evler, şehirliler, yol üstü durakları, ikinci sınıf diner'lar, aşırı lüks alışveriş mekanları, bakkallar, parklar, istasyon köşeleri, azınlıklar, zenciler, müslümanlar, üniversiteler, yurtlar, konferanslar, happy hour'lar, öğrenci merkezleridir. Böyle böyle NYU'nun kampüsünün hemen güneyinde bağımsız filmler göstermek için kurulmuş kar amacı gütmeyen bir sinema salonuna gittim, İranlı bir yönetmenin filmine girdim, adam ayrılıklardan bahsetti, salonda üç beş kişi vardı sıkıldım sıkılmasına ama durdum sonuna kadar. Ayrılmalar devam ediyor, bitmiyor, insanlar ağlamayı bırakmıyorlar, o yabani his geldi oturdu içime. Çıktım, sokakta neredeyse kimse yoktu, en yakın metro durağının nerede olduğunu kabaca kestirip o istikamete yürümeye başladım. Dünyanın en büyük şehrindeyim, gece saat dokuzu yeni geçmiş ve sokakta bir Allah'ın kulu yoktu. Dükkanlar kapanmış, bir tane kahvehane açıktı, toplamda on metrekarelik bir yer iki tane gariban öğrenci duruyordu içeride. Bir espresso makinesi almışlar, güney amerika'dan kahve çekirdeği ithal etmişler, bir öğütücü bir de filtre kahve makinası koymuş, muhtemelen Queens'de üretim yapan bir pastahaneden birkaç hamur işi getirmişler. Coffee houses of New York. Kahve iyiydi Allah var, taze öğüttükleri için sanırım; her zamanki filtre kahve chocolate-chip cookie ritüelimi gerçekleştiriyordum. Canım fena halde sigara çekiyordu, ama ben canımın her istediğini yapan bir adam değilim Allah'a şükür. Biraz ısındıktan, biraz yan masadaki NYU öğrencilerinin yazdıkları kodları göz ucuyla inceledikten sonra Q trenine doğru yola koyuldum. Q treni o bildik kokusu, gürültüsü, ritmik sesiyle geldi, yorgun Brooklynlileri küçük, eski ve iyi ısınamayan evlerine götürdü. Ben yine daldım, sinemayı niye sevdiğimi ve yine niye sevmediğimi düşündüm, başım ağrıyordu, sonra bundan tamamen alakasız bir şekilde birkaç gün sonra uzunca bir müddet sinemaya gitmemeye karar verdim.