Saturday, 11 January 2014
Gentrified Brooklyn
Kuzey Brooklyn artık böyle tiplerin fink attığı bir yer.
Zamanın ağır işçilerinin kaldığı, Manhattan'a ulaşmak için ömürlerini harcayan göçmenlerin yaşadığı Brooklyn artık dar paça pantul, slim fit flannel, corduroy vest giyen, kafada ironic şapkayla gezen kıllı tiplemelerin organik tarımla, rooftop garden'larla, ince teker vitessiz bisikletle nakliyatçıların delik deşik ettiği Brooklyn sokaklarında dolaşırken vakit öldürdüğü bir yer olmuş. Klasik anlamda amerikan hayat tarzının sonu diyebiliriz. Babyboomer'ların tırnaklarıyla şekillendirdiği hardcore amerika Manhattan'da sarılan dürüme burun kıvıran locavore'ların bağa çerçeve gözlüklerinden ne kadar sıkıcı görünüyorsa artık yirmili yaşlarda olup da işsizlikten kafayı tırlatmış herkes sanatçı olmuş, writers block yaşıyor. Amerikalıların sanat üretemediğini söylerler, hakikaten Chelsea'de galeri gezmeye çıktığınızda bunu bizzat farkedersiniz. Yirmili yaşlardaki bunalımlı tipler bunu değiştirebilir mi? Williamsburg bebeleri sıkıntıdan patlarken doğru dürüst bir sanat akımı oluşturabilecekler mi göreceğiz.
Saturday, 4 January 2014
If We Must Die
Harlem rönesansını okurken karşıma çıkan taş gibi bir şiir. Claude McKay tarafından yazılmış. Kayıt düşülsün diye buraya alıntılıyorum.
If We Must Die
If we must die—let it not be like hogs
Hunted and penned in an inglorious spot,
While round us bark the mad and hungry dogs,
Making their mock at our accursed lot.
If we must die—oh, let us nobly die,
So that our precious blood may not be shed
In vain; then even the monsters we defy
Shall be constrained to honor us though dead!
Oh, Kinsmen! We must meet the common foe;
Though far outnumbered, let us show us brave,
And for their thousand blows deal one deathblow!
What though before us lies the open grave?
Like men we'll face the murderous, cowardly pack,
Pressed to the wall, dying, but fighting back!
If We Must Die
If we must die—let it not be like hogs
Hunted and penned in an inglorious spot,
While round us bark the mad and hungry dogs,
Making their mock at our accursed lot.
If we must die—oh, let us nobly die,
So that our precious blood may not be shed
In vain; then even the monsters we defy
Shall be constrained to honor us though dead!
Oh, Kinsmen! We must meet the common foe;
Though far outnumbered, let us show us brave,
And for their thousand blows deal one deathblow!
What though before us lies the open grave?
Like men we'll face the murderous, cowardly pack,
Pressed to the wall, dying, but fighting back!
Tuesday, 14 May 2013
Tuesday, 30 April 2013
blog
Blogdaki tüm yazılarımı kaldırdım. Blogların zamanının sona yaklaştığını hissediyorum. Ufukta görünen, kaçınılmaz, korkutucu bir son. Blogosphere'de yaşam sonra eriyor. Ben gerçi hiçbir zaman blogosphere'in bir parçası olmadım. Burası dev bir ekosistemse ben ekstrem koşullarda yaşayan, nadiren harekete geçen, pek de reproductive olmayan bir canlı türüyüm. Yazdığım yazıların çoğunu zaten yayınlamaya değer bulmadığımdan taslak olarak kaydet deyip geçiyordum. Bir kısmını da tamamlamaya takatim yetmediğinden kapatıyordum. Esasen burayı kendim için bir kayıt defteri olarak tuttuğum düşüncesiyle bu anti-üretken yapımı rasyonalize ediyordum. Yapmaya çalıştığım pek çok şey gibi bunda da bir dikiş tutturamadığımı düşünüyorum. Dikiş tutturmak isteği ve ihtiyacı hayatımın merkezine oturmuş durumda. Belli bir düzen ve tutarlılığa olan iştiyakım deryalar haddine ulaşmış. Artık yataktan kalktığım dakikanın bile aynı olmasını istiyorum. Matematiğe, özellikle geometriye olan sevdam hudutsuz bir hal almış. Bir şeyi tam düzgün yapamıyorsam hiç yapmamayı tercih edebiliyorum. Bir yandan da bu arzuyla mücadele halindeyim. Bunun beni sefalete sürükleyeceğini adım gibi biliyorum. Hiçbir şey eksiksiz olmak zorunda değil. Hatta, yaratılmışlar içerisinde eksiksiz olan bir şey de yoktur. Düzen arayışı soylu bir istek gibi görünse de içinde şeytani bir nefes taşıyor. Varlığa nizam verme, ve ona hükmetme arzusu aşırı noktalara ulaştığında nelerin olabileceğini tarihte gördük, hala da görmeye devam ediyoruz. Kusursuz bir düzene ulaşma çabası nafile bir çaba, böyle bir şey asla var olmayacağı gibi mikro seviyelere ulaştıkça esasen düzenin değil, bilakis kaosun hükmünü perçinlediğini görebiliyoruz. Bu noktada aczimi kabul etmek, biraz da arkama yaslanıp seyr-i alem eylemek gerektiğini düşünüyorum. İşte tam burada denge noktasını bulmam gerekiyor. Her şeyi rastgele akışına bırakmak da nihayetinde bir başka aşırılık oluyor. Bu sebeple mesela bütün blog yazılarımı silmeme rağmen blogumu hepten kapatmıyorum. Yeniden başlamaya, eksiklerle de olsa bir şeyler yapmaya ve paylaşmaya imkan bırakıyorum. Agresif ve saplantılı bir şekilde hayatımın her yönünün üzerine titremek yerine biraz koyvermeye biraz da tutunmaya çalışıyorum. Bloglar artık eskisi kadar trendy olmasa da blogosphere'de yaşam için gerekli temel öğeler halen mevcut. Kim bilir, belki yeni bir ekosistemin tohumları atılıyordur, ne dersiniz?
Monday, 8 April 2013
Subscribe to:
Posts (Atom)